top of page

KAPIDA İNGİLİZCE BİLMEYEN GİREMEZ YAZMIYORDU

  • Yazarın fotoğrafı: bbblog419
    bbblog419
  • 28 Nis 2020
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 18 Ağu 2020

Sizce, diline hakim olmadığınız bir yerde her şeye rağmen gezip eğlenebilir misiniz. Gelin bunu direkt yaşayan birine soralım.

Sizleri iki sene kadar önceye, 18 yaşıma götüreceğim. Bu günlere hayatımın en heyecanlı günleriydi desem abartmış olmam sanırım. Süreçten bahsetmem gerekirse, bu benim ilk Avrupa seyahatimdi her şeyin bir ilki vardır öyle değil mi. Başlardaki gerginliğimi tahmin edebilirsiniz, çünkü bu seyahatin büyük bir sorunu vardı: İngilizcem yeterli seviyede değildi. Bir sorun olduğunda derdimi anlatabilir miyim, konuşabilir miyim bu ve buna benzer bir sürü soru işaretiyle başladı seyahatim. Endişelerim vize görüşmemde azaldı diyebilirim çünkü, aslında hiç de gözümde büyüttüğüm gibi değildi. Ve bu başarabilirim dediğim ilk andı. Konuşma kılavuzumu alıp bu maceranın tam da kalbine doğru harekete geçtim. İkinci sıçrama, pasaport kontrolüydü. Polis memuru bana birkaç soru sorup, tatilin keyfini çıkarmamı söyleyecekti. Rahat olmalıydım “gülümse ve teşekkür et”. Bir de baktım pasaportuma pul basılmış, halletmiştim. Seyahatimin duraklarından biri Edinburgh’tu ve ben hayalimi yaşıyordum. Etrafımda konuşulan dilin okulda öğrendiğim dille alakası yoktu. Oysa dil dersleriyle de aram gayet iyiydi. Bunların hiçbirinin moral bozucu şeyler olmadığına şöyle karar verdim: Sırt çantam, fotoğraf makinem ve elimde şehir tanıtım broşürüyle turist olduğum gayet anlaşılıyordu bence. Dil konusundaki yeteneğimi kanıtlamak için gelmemiştim sonuçta, kendi maceramı yaşamaya gelmiştim. Kendime o gün sık sık hatırlattım “korkma, utanma, hatta tam tersi konuşabildiğin herkesle konuş bunu keyifli hale getir, bir daha seni görmeyecekler.” En fazla ne kadar saçmalayabilirdim ki. Ve biliyor musunuz, aynen böyle oldu. Tanıştığım herkes cümlemi toparlamamı bekledi, hatta telefonumdaki çeviri uygulamasına, söyleyecekleri şeyleri fısıldayanlar bile vardı. Tanıştığım insanlar konusunda şanslıydım galiba, tüm o tatlı anıları kendime hediye ettim.

Biraz da bu güzel gezinin duraklarından bahsetmek isterim. Genellikle Edinburgh’u bahar aylarında keşfetmeniz önerilse de benim gezim Şubat ayına denk geldi.




İlk durağımız: Edinburgh Kalesi. Buradan aldığım bilgilere göre kale, İskoçya için önemli bir savaş karargâhı olmasının yanı sıra, dünyanın en eski ve en görkemli kalelerinden birisiymiş. Günümüzde Ulusal Savaş Müzesi olarak ziyaretçileri kabul ediyor. Old Town bölgesindeki kaleye ulaşmak için, benim için hatırı sayılır bir yokuşu çıkmanız gerekecek. Ama sizi karşılayan manzara emin olun buna değecek. Kalenin içinde çok tatlı hediyelik eşya dükkanları bulmanız mümkün, fakat siz benim gibi heyecana kapılmadan kalenin etrafındaki dükkanlardan daha uygun fiyata bu ürünleri bulabilirsiniz. Cadde boyunca soluklanmak, insanlarla İngilizce pratiği yapmak ya da nefis atıştırmalıkları tatmak isteyenler için sıcacık kafeler var. Oturmayı sevmeyenlere tavsiyem, elinize içeceğinizi alın ve cadde boyunca yürüyün. Sizi şahane sokak gösterileri, danslar ve canlı müzik bekliyor olacak. Kalabalığa karışın ve her şeyin tadını çıkarın. Dil bilmeden de kahkahalarla eğleneceğiniz bir bölüm.


Şehri gezerek keşfettiğim için hangi sırayla gezeceğimle ilgili bir planım yoktu. Ama meraklılar için çok beğendiğim müzelerden bahsedeyim. Bence saatleri yakalarsanız bu müzeleri gezmek için vakit ayırın. Bence, müzelerin birbirlerine yakın bölgelerde olması çok büyük bir şanstı, zaten şehrin en güzel yanı yürüyerek her yeri gezebiliyor olmanızdı. “National Museum of Scotland” içinde nesiller boyu yaşamış hayvanların canlandırmaları olan bir doğa müzesidir. Müzenin her koridoru, dünyanın başka bir yerine açılıyordu: Ekvator, kutuplar, yağmur ormanları. Gezerken herhangi bir köşeden ses efektiyle korkunç hale gelen ayılarla karşılaşabilirsiniz. Sıradaki müze, tam da teknoloji tutkunlarını kendine hayran bırakacak cinsten “Musem Brasserie”. Bir duvar boyunca ilk telefondan günümüze kadar tüm telefon modelleriyle ya da arkanızda devasa ilk bilgisayar örneğiyle karşılaşabileceğiniz şahane bir yolculuk. Sadece bununla da sınırlı değil. Bisikletler, helikopter maketleri, ilk uçan balon canlandırması. Uzun lafın kısası, her bölüm zamanda yolculuk fırsatı. Tabi insan bazen: “ah keşke açıklamaları hızlıca çevirebilseydim” demiyor değil. Ama çok da dinlemeyin o sesi, anı yaşayın. Hepsini evinizde de çevirip öğrenirsiniz. Müzeleri gezdikten sonra aşağı caddeye indiğinizde, bir köpek heykeli ile karşılaşacaksınız. Bu heykelle ilgili efsaneyi anlatıp uzatmak istemem ama Bobby’nin burnuna dokunmanın şans getirdiğine inanılıyor. Evet, İskoçya’nın milli bir sembolü haline gelmiş. T-shirtleri, magnetleri, kartpostalları bile var. Yavaş yavaş günün sonuna geliyoruz. Tavsiyem “Scottish National Gallery” nin önündeki ışıklarda maceraya, kahkahaya dansa ve müziğe doymanız. Burası hem gözünüz hem kulağınız için tam bir ziyafet. Maceranın hakkını vermeden olmaz. Diline tam hâkim olmadığınız bir yerde kaybolmanız çok mümkün. Akşam olması benim şanssızlığımdı diyelim…





Anlayacağınız, sırt çantam ve çok az İngilizcemle ben bu gezinin tadını doyasıya çıkardık.

Birçok şey öğrenerek dönmüştüm. Hatta hala dil öğrenme hevesiyle yaşıyorum. Ama galiba hiçbir zaman “tamam oldu bu iş” diyemeyeceğim. Bunu en son dediğimde yurt dışındaki ikinci ayımdı ve bir Hintliyle tanışmıştım. Aksandan olsa gerek dediklerinden bir şey anlayamamıştım ve elim yine çeviri uygulamasına gitmişti.

Teşekkür ederim B&B Blog, eski günleri hatırlamak mutlu etti.

Yazar: Dilruba Günseven


Editör: Bengisu Gülüm Sert

Comments


Yazı: Blog2_Post
  • Instagram

©2020, B&B Blog tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page